Mahalle – Bölüm 4

Bilen bilir, bizim buralara “korku” adına henüz bir rüzgar uğramamıştır. Böylesi başıma belki de ilk kez gelmişti. Hava yağmurlu olmasına yağmurluydu tamam; ama bu rüzgar şimdi nereden çıkmıştı? Öyle bir esti öyle bir esti.. Arkamı döndüğüm an yüzüm parçalanacak gibi olmuştu.

Asuman…

Mümkün mü delirmemek? Ulan diyorum, oğlum sakin ol. O elini titretmeyi bırak, o ciğerinin dudaklarına yaklaşmasına engel ol. Heyecandan kalp krizi geçirip ölsek, anlat dur mahalleliye. Ne oldu? Asuman’ı gördü, öldü. Haydaaaa.

-“Sana sordum, hey!”

Bu Asuman’la ilk konuşmamızdı. Bilsem, daha hazırlıklı gelirdim. Karşısında dut yemiş bülbüle dönmüştüm. Yağmurun şiddetiyle saçım başım dağılmıştı. Elimle soldan sağa doğru hızlıca saçımı düzeltmeye çalıştım. Kendimi toparladıktan sonra, gayet ciddi bir tavırla;

“İçeri geç Asuman, senlik bir durum yok.”

Bizimki altta kalır mı? Birden çıkıştı.

-“Bana bak oğlum, senin delikanlılığın buraya kadar. Benim ne senin korumana, ne de başkasının sahiplenmesine ihtiyacım var. Anamın karnındayken siz mi vardınız lan?” 

Kafamda ilk konuşmamızı böyle hayal etmemiştim. Üzüldüm, kırıldım ama bir yandan da hoşuma gitmişti. Güçlü kadın.

-“Asuman, sen beni yanlış…”

-“Eeeh! Uzatma lan işte, bas git evine.”

Asuman döndü arkasını uzun, cumbalı evinin kapısını ciğerime ciğerime doğru kapattı. İçimden diyorum, ulan oğlum ben gitmesine giderim de, Rıfat? Bu it gelirse ne olacak? Saatlerdir boşuna mı dikildik buraya. Başımı yukarı kaldırdım, Asuman’ın ışıkları sönmüş, perde çekili. İki tur volta attım. Her geçen dakika hava buz kesiliyordu. Canına yandığımın yağmuru daha da hızlanıyordu. Az ileride bizim Fiko’nun deliği var. Bu akıl yoksunu tepesi atınca oraya gidip kafasını dağıtıyordu. En azından üstü kapalıydı ve Asuman’ın evi görüyordu. Oraya doğru yöneldim, bir müddet dinlenmek iyi gelecekti. Daha deliğe yaklaşır yaklaşmaz bok, bali kokuları burnuma gelmeye başlamıştı. Belli, Fiko’nun yokluğunda tinerci tayfa burayı mesken tutmuş. Oturdum bi’ gazete kağıdına. Gözüm sokağın başında, aklım Asuman’da. Mahalle bir anda inledi.

-“Abi yanıyoruz abiii!”

Ne olduğunu anlamamıştım. Hemen ayağa kalktım, köşeden bizim domdom Turbo gözüktü. Kan ter içinde kalmış, bana doğru koşuyordu. Durumun ciddiyetinin farkına vardım. Turbo yaklaştıkça içimden hesap kitap yapıyordum. Bu telaşın sebebi ne olabilirdi? İyice yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı… Artık göz göz geldik. Hızını alamadı, tuttum bunu, sirkeledim.

-“Dur lan, dur! Sakin ol. N’oldu oğlum?”

Bizimki elini dizlerine koydu, öne doğru eğildi. Nefes nefese;

-“Abi yandık, yetiş. İçerde abi, içerde!”

-“Lan kim içerde? Neresi yanıyor?!”

-“Abi bizim bakkal, Fiko içerde abi, Fiko içerde! Rıfat’ın adamları ateşe verdi abi mahalleyi, abi yetiş!”

Bir anda kalakaldım. Kulaklarımda Rıfat’ın metrise giderken böğürdüğü kelamı çınladı.

“Ben yandım, siz de yanacaksınız lan! Başınıza yıkacağım bu mahalleyi.”

Turbo dükkana doğru koşmaya başladı. Peşine takıldım, köşeyi döner dönmez bakkal Osman abinin çığlıklarını duydum. Yıllarca raftan süt indiren adam, Sebahat ablanın daireye çıkarak bir kova su alıp yangını söndürmeye çalışıyordu. Gözlerindeki acıyı anlatamam. Sanki kendisi cayır cayır yanıyordu. Gecenin karanlığı yangın alevleriyle adeta gündüze dönmüştü. Koştum yanına, beni gördü.

-“Oğlum yardım et, Fiko içerde”

Aklım yerine geldi. Osman abiyi durdurdum.

-“Dök abi kovayı üstüme!”

-“Evlat saçmalama.”

-“Abi dök dedim kovayı üstüme, dök!”

Osman abi buz gibiyi suyu üstüme boşalttı. Yağmur suyuyla karışık, sırılsıklam olmuştum. İçeri daldım.

-“Fikoooo! Fikoooooo!”

Gözüm dönmüştü. Bakkal yerle bir olmuş. Alevler içinde Fiko’yu arıyordum. Depo tarafından bi’ ses geldi. İçim nasıl soğudu anlatamam. Bir gram sıcaklık hissetmiyordum. Yangın yeri, kışa dönmüştü.

-“İmdaaaat!”

Fikoydu bu. Sese doğru koştum. Üstü başı, yüzü simsiyah olmuş. Ağlayarak çaresizce bağırıyordu.

“-Geldim oğlum, geldim. Çıkacağız burdan rahat ol.”

-“Abi fotoğraf, fotoğraf yanacak abi.”

-“Lan siktirme fotoğrafını şimdi.”

Kucakladım Fikoyu, dışarı doğru koşmaya başladık, düşe kalka. Her adımda ağlayarak yalvarırcasına bağırıyordu Fiko.

“-Abi fotoğraf yandı, bitti abi, her şey bitti.”

Bakkaldan çıkabilmiştik. Herkes Fiko’ya sarılmaya başladı. Kim bilir, mahallenin en masum, en günahsız insanıydı büyük ihtimalle. Bir yandan mahalleli yangını söndürmeye çalışıyordu. Bizimkinin canı umurunda değil. Osman abiye serzenişe başladı bu sefer.

-“Osman abi gitti fotoğraf, ne yapacağız abi şimdi?”

Osman abi Fiko’yu sustururcasına. Biraz da ürkerek;

-“Sus oğlum, duyacak şimdi.”

Durumdan iyice işkillenmeye başlamıştım. Soktumun fotoğrafı bir candan daha mühim olacak kadar ne denli ciddi olabilirdi. Yanlarına doğru yaklaştım. Fikoyu azarlayarak;

-“Nedir lan senin bu fotoğraf derdin?”

Osman abiyle göz göze geldiler. Fiko bir şey söyleyecek belli, Osman abi bakışlarıyla sus işareti yaptı. Fiko bir bana bir Osman abiye baktı.

“Yok bir şey abi” dedi, ağlaya ağlaya koşmaya başladı. Peşi sıra bağırdım.

-“Fiko!”

Osman abi omzuma eliyle iki kere dokundu.

-“Boşver evlat sen şimdi fotoğraf falan. Fiko şoka girmiş belli. Ne dediğini bilmiyor. Hadi git sen artık, hasta olacaksın. Kurulan, dinlen.”

Gözüm Fiko’nun ardındaydı. Biraz sustum, Osman abiye baktım. Bakkaldan geriye küller kalmıştı. Adamın derdi büyüktü, konuyu pek büyütmek istemedim.

-“Tamam abi, bir ihtiyaç olursa tamirhanedeyim. Sabaha bakkalı elden geçirelim. Üzülme yoluna girecek her şey. Zararını kapatacağız elbet.”

Yoluma koyuldum. Yangın işinde Ferhat’ın parmağı vardı. Adım gibi emindim. Bekir? Bu hıyar ne Asuman’ın kapıya adam koydu, ne de yangında gözükmedi. Ulan mahallede kuş uçarken Bekir’den izin alır. Bir gariplik var, var orası kesin. Başım öne eğik, ellerim ceplerimde taşlı yoldaki taşları tek tek sayarak yürüyordum. Zaten iki gram aklımız var, düşünmekten iyice helak olmuştum. Bir, iki, üç, dört ve beş ve altı… Yolun seyri sağa doğru akmaya başladı, anlaki tamirhaneye yaklaştın oğlum. Gözümden uyku akıyordu. (sık dişini biraz) İki gölge belirdi, adımlarımı yavaşlattım. Konuşma sesleri ben yaklaştıkça kulaklarımda netleşmeye başlıyordu. Sırtımı köşeyi dönmeden önceki son evin duvarına dayadım. Başım sağa doğru yatık, kulağım dik şekilde konuşulanları anlamaya çalışıyordum. Bu saatte hayra alamet bir karanlık değil bu. Bakışlarımı gölgelerin inceldiği yere doğru çevirmeye başladım. Göz kapaklarımı kırpıştırarak odaklandım.

Ve ordaydı… Ferhat piçi oradaydı! Kanım çekilmeye başladı. Yumruklarımı sıktım, saldırmak için uygun zamanı kolluyordum. Bu it hararetli bir şekilde biriyle konuşuyordu. Gözüm belirleyemedi onu. Bizim iki deli hırsımız yüzünden masumların canını yakmak istemiyordum. Bir müddet ayrılmalarını bekledim. Kafamdan Ferhat’ı nasıl indireceğimin planlarını yapıyordum. Bir nefes kadar yakındık artık. Bu gece bu işi bitirirsem sabaha kimsenin ruhu duymaz, kim vurduya giderdi köpek.

Konuşmaları uzadıkça sabırsızlanıyordum. Ferhat cebinden bir şeyler çıkardı. Silüetini gördüğüm adam doğru uzattı. Tokalaştılar, aha dedim zaman geldi, ayrılıyorlar. Sırtımı duvardan ayırdım. Hızlı adımlarla yaklaşmaya başladım. Geri dönüşü yoktu. İkisi de birbirinin ters yöne doğru yürümeye başladı. Ben daha da hızlandım. Ferhat bir şey söylemeyi unutmuşçasına arkasını döndü, silüete doğru bağırarak;

“Huoop!” 

Bu ses bu mahallede sadece bir kişiden çıkar.

Devam edecek…

Mahalle 3. Bölüm için: http://denizhankocdemir.com/mahalle-bolum-3/

Mahalle – Bölüm 3

Kepenkler indirdiğin bu hayat, bütün hatalarını rafa kaldırmadı, kaldırmayacak. Ne zamanki göz kapaklarını kaldırdığın o gün gelir, anlarsın bütün kayıplarını.

Öyle işte Fiko, biz bu yolları geçerken ne kaldıracak bi’ göz kapağı ne de indirecek bi’ kepenk bulabildik.

-“Dükkan var ya abi” dedi bizimki sırıtarak.

Ensesinden vurdum bir tane buna.

-“Komik mi pezevenk!”

-“Özür dilerim abi” dedi Fiko, başını eğerek. Sessizlik oldu biraz, tamirhanede karşı sokakta top koşturan çocukları izledik bir müddet. Sessizliğin boku çıkmıştı, iş de çıkmadı bugün. Can sıkılmaya başladı, açtım muhabbetin kapağını.

-“Sen hiç hata yaptın mı Fiko?”

-“Ne gibi abi?”

En katlanamadığım şeylerden biriydi salağa yatmalar ve soruya soruyla cevap vermek. Fiko saftır, eziktir ama söylediğimi anlamama ihtimali yoktu. Sinirlendim, sesimi yükselterek;

-“Hata yaptın mı yapmadın mı amına koydumun çocuğu, ne gibi ne demek?”

Demiştim ya, ağzımdan çıkan her söz Fiko’nun bütün gün hangi ruh haline bürüneceğini belirleyen tek kriterdi. Dayanamadı, ağlamaya başladı.

-“Var abi, bu zamana kadar senin yanında olduğum her gün yaptığım en büyük hataydı.” dedi sümüklü, ağlamalı bağırarak.

Neye uğradığımı şaşırdım. Sinirim daha da katlandı.

“Siktir git lan burdan, siktir git!”

Kalktı bu. İçine içine ağlayarak tamirhaneden ayrıldı. Sigara yaktım, sesleri duymuş olsa gerek Bekir göründü uzaktan. Elde tesbih, kafada herzamanki şapka geliyor bizimki.

-“Huopp abi naptın?”

“Gel lan gel, çay içecen mi?”

Doğruldum yerimden, içeriye doğru yürüdüm. Bu da arkamdan devam etti. Lavaboda yüzümü yıkadım, kafamı kaldırıp aynaya baktığımda aklım yerimden çıkacak gibi oldu. Bekir dibimde bitmiş, suratı aynayı kaplamıştı.

-“Abi anlatmayacan mı artık, Asuman abla mı bozdu sinirini?”

-“Bi’ soru sordum Bekir!” dedim.

-“Ne sorusu abi?” dedi bu.

Yine bir soruya soruyla cevap gelmişti. Ulan dedim içimden.

-”Sen de hata yapma Bekir, sen de hata yapma.”

-“Hiçbir şey anlamadım ama neyse abi, sana söyleyeceklerim var.”

-“Asuman’a mı bir şey oldu?”

-“Yok abi öyle değil, yenge iyi çok şükür. Rıfat… Çıkmış hapisten, mahalleye dönüyormuş. Rıza abi dedi, duraktan bi’ otobüs dolusu adam karşılamaya gitmişler, yoldadırlar.”

-“Heh bir bu eksikti amına koyayim.”

Gelelim Rıfat’a…

Çocukluktan beri hasmım olur kendileri. Uyuşmadı kitabımız, okuyamadık birbirimizi. Ben siyah desem, bu beyaz derdi. Ben yukarı desem bu aşağı.  Bunca zıtlığa rağmen tek ortak yanımız oldu. Asuman… Düşündükçe delleniyorum, takmış bizimkini kafaya. Bi’ bok olacağından değil de, Asuman ve Rıfat isimlerinin aynı resmi dile bağlı olması bile beni benden alıyordu.  Ya aklını başından alacağım, ya kafasını vücudundan. Başka türlü bunun Asuman’dan vazgeçeceği yok. Muhtar’a söz vermiştim. Bu mahallenin asayişi konusunda en ufak bir mevzu çıkartmam, çıkarttırmam.  Başka bir çözüm bulmak gerekecekti.  Ulan okumuş adam olsak iki kelam edip belki de mevzuyu bitireceğiz. Ne bu serseri okudu ne ben. Ben hayatımda Asuman’dan başka kitap görmedimki. Bi’ onu okudum, onu da yarım bıraktım. Kıyamam, bitiremem o kitabı. Hep bir sonraki sayfasını merak ettim. “Son” kelimesine gelemem. Asuman’ın olduğu sonsuz düşlerin içinde “son”u olan her kitabı yakarım. Varsın okul okumamış cahil olarak kalayım.

-“Bu sokağa sokmayın onu Bekir.”

-“Abi…”

-“Bu sokağa sokmayın onu dedim, Bekir. Uzatma! Çocuklara söyle, Asuman’ın kapısına iki adam koysunlar.  Mahalle bundan sonra ayağını denk alacak.

-“Abi gözünü seveyim bi’ mevzu çıkartma.”

Kepenkleri indirdim.

-“Dükkan kapalı Bekir, akşama görüşürüz.”

Hızlı adımlarla Asuman’ın sokağına doğru yürüdüm.  Bekir’in koyacağı adamlara güven olmaz. Bu piç Rıfat her şeyi planlamıştır. Anasından önce Asuman’ın kapısına dayanır Pezevenk.  Gök gürüldemeye başladı. Kubbe hissetti mi ne yaptı bilemiyorum, şimşek sesleri bir şeylerin habercisi gibiydi. Ulan dedim, hep filmlerde olurdu bu sahne. İki deli aşık, ortada esas kız. Uğraş dur ölene kadar.  Hoş, senaristlerin hissettiklerini yönetmenlerin nasıl anlayacağını da düşünür durmuşumdur. Bunu yazan kalem de bilmiyor muhtemelen. Bu hikayede filmlere yer yok. Yok mu şöyle daha kallavi bir günahı olan? İki deli aşık, teke düşer elbet.  Neyse, vardım Asuman’ın kapıya… İçimden kendimi öyle bir şartladım ki.. “Gel ulan şerefsiz, gel ulan göstereyim içerisi mi dışarısı mı sana cehennem!” Volta atıp duruyorum kapıda. Sigaranın biri bitiyor, diğeri geliyor. Biri bitiyor, diğeri geliyor. Sürekli saate bakıyorum. O kadar eminim buraya geleceğinden. Yağmur şiddetini artırdı. Sokakta tek bir allahın kulu yok. Bekledikçe sinirleniyordum, sinirlendikçe voltalıyorum. Güya Bekir adam dikecekti Asuman’ın kapıya. Ne gelen var ne giden. Ona da şartladım kendimi. Hesabını soracaktım elbet. Gözüm arada Asuman’ın pencereye bakıyor. Işığını gördükçe bir nebze olsun kafam rahat ediyordu. Sırılsıklam olmuştum. Gözüm dönmüştü artık, sabaha kadar beklerdim.  Elimi cebime attım, yağmurdan sigara paketi yamyaş olmuş. Piç oldu bütün dallar, bir sinir de ona. Savurdum paketi yere.  Ağzımdan küfür yağdı.

-“Böyle yağmurun içine sıçayım, nerdesin şerefsiz, nerdesin!”

Arkamdan omzuma doğru bir el uzandı. Hiç beklemiyordum. Ağırlığı adeta sağ kolumu çökertecek gibiydi. Kafamı yavaş yavaş arkama doğru çevirmeye başladım ve o ses;

-“Sen hiç hata yaptın mı?”

Devam edecek…

Mahalle 2. Bölüm için: http://denizhankocdemir.com/mahalle-bolum-2/

Mahalle – Bölüm 2

“Abi uyan abi!”
Yastığın soğuk kenarından başımı kaldıracak yüzüm yoktu. Mahalleli bilir, başını koyduğun anda o yastığın rahat olabilmesi için önce içine tükürdüğümün vicdanı rahat olacak. Bizde ne vicdan ne yastık oldu bu zamana kadar. Sol yanıma doğru elim yüzümde doğruldum.
– “Saat kaç?”
– “Kaç olsun abi?” dedi Fiko.
Göz göze geldik o an, iyi tanırım Fiko’yu. Ağzımdan çıkacak cevaba göre yüz hatları şeklini alacaktı. Terslesem bütün günü zehir, gülümsesem bütün günü ihya geçecekti. İstifimi bozmadım.
– “Çay getir bana”
Hızlı adımlarla odanın kapısından çıktı, sanki hayatında ilk defa bir iş görevi üstlenmiş, omuzlarına sorumluluk yükünü heyecanla almıştı. Evin ahşap zemini Fiko’nun ayak sesleriyle inledi. Sigara yaktım, öncesinde Asuman’ın kokusu sonrasında sigaranın dumanı ciğerlerime dolmuştu. Rutindir, bedenine o 6 saniyelik rüya işleyecek. İster kaderin oyunu de buna, istersen bilinçaltımın en güzel armağanı.
– “Buyur abi”
Elinde çay bardağı zangır zangır titriyor bizimki.
– “Otur” dedim Fiko’ya.
– “2 olsun Fiko” dedim. Fiko sırıtarak;
– “Ohoo saat 2’yi çoktan geçti abi.”
– “Saat değil lan, şeker 2 tane olsun.” dedim.
Bu bir durdu, yüzü düştü hemen. Yanı başındaki sehpadan iki şeker aldı, koydu çayın içine. Oturdu yanıma. Karıştırdı, karıştırdı, karıştırdı… Sessizlik oldu biraz, sadece “şıngır şıngır” çay karıştırma sesi hakim. Bu daldı, ben daldım. Sigaranın külü dibine kadar uzadı artık. Sessizlik.
– “Abi uyan!” diyerek silkeledi Fiko.
Baktım buna, koltuktan kalktım. Ceketimi üstüme giydim, tam evin kapısından çıkacakken bu bağırdı içerden;
– “Abi saat 2’yi 5 geçiyor.” çıktım sokağa.
Gelelim soranlara.
Hayat getirdiğini götürdükçe büyüdüm. Öncesinde bey baya, sonrasında valide hanım. Peder hakkında tek bilgim Berber Ahmet’in kaktüslerinin arasında bizimkinin vesikalık fotoğrafı oluşu. Böyle çerçeveli, siyah beyaz en afillisinden. Valideyi konuşmam, konuşturmam. Bizim Turbo’yu bu yüzden diğer çocuklara göre bir gömlek daha çok severim. Benzer hikayemiz; fakat benim ne Bakkal Osman abim, ne de müzmin bekar Sebahat ablam vardı. Derler ya, kendi yağımızda kavrulduk. Mahallenin asayişi şimdilik bizde. Şimdilik diyorum; “5 dakikada değişir bütün işler.” Ne Fiko şekerin 2, ne ben saatin 2’yi 5 geçtiğini bilirdim. Sordum, sordu.
Asuman’a soramadım.
Kendime sorduğum hiçbir şeyi Asuman’a soramadım. Yol boyu yürüdüm, önceleri bellidir de sonrasında kaybeder oluruz yolumuzu. Her sokak, her bina, farklı gelmeye başlar bir müddet sonra. Keramettin abi var, bizim midyeci. Bir istersin beş verir, beş istersin on verir. Işıkların hemen altında, mahallenin köşe başı abisi. Her yanına gittiğimde “sizin iş zor ha!” diyerek konuya girer. “Abi kaç oldu, sayamadım. Hak geçmesin.” dediğimde “Gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun olum, ye.” diye karşılık verir. Mahallenin pusulası gibi bir şeydir o. Sırtını Keramettin abiye verip çaprazından düz devam ettiğin zaman bizim tamirhaneye çıkarsın. Oto tamirhanesine. Nasıl olur bilemiyorum, her sabah beni Fiko uyandırır, ve nasıl oluyorsa her seferinde de benden önce açar ocağı. Baktım, bizimki yine tamirhanede.
“Hoşgeldin abi” dedi. Ulan dedim içimden, ne ara geldin sen buraya edasıyla… Tebessüm ederek;
– “Saat kaç Fiko” dedim.
– “5 geçiyor abi, 5 geçiyor” dedi.
Gülümsedik. Diyorum ya, 5 dakikada değişir bütün işler. Ne sen beni bulursun ne ben Fiko’yu.
Asuman’ı da bulamadım.
Devam edecek…

Mahalle – Bölüm 1

Bizim mahallede adettir. Kolay kolay taksi girmez sokağa. Ya Rıza abinin “Mahalleye…” tabelalı dolmuşuna denk geleceksin ya da “patates” dedikleri sahada top koşturan çocuklara. Sağlamdır bisikletleri, fırlama Murat’a aldırma. Önceleri mırın kırın yapar; bi’ oralete tav olur kerata. “Atla abi, atla” sesini duydun mu, şöyle bir yaslan arkana.

Soldaki ilk ev, fırıncı Sedat abinin. İşi gücü olmaz taşla, sopayla. Hamur gibi adamdır. Nasıl yoğurursan öyle verir ekmeği sana… Sıcaktır, dumanıyla nam salar etrafa. Selamı, sabahı kesme. Günün ilk kelamı onunla.

-“Sedat abi!”

-“Geç lan bu ayakları”

Sağdan devam et… Dar pantolon, ucu yukarıya doğru takılı şapka, düğmeleri göbek deliğine kadar açık gömlek, elde tesbih ve şu sesi unutma: “Huop!” Bekir bu, bakma halet-i tasvirine, iyi çocuktur. O varken balkondan sallanan sepetler boş kalmaz. “Buyur abla” diye girer konuya, “Eyvallah kardeşlik” diye çıkar ucundan. Kardeşlik? Turbo o. Bakkal Osman abinin çırağı Turbo. Böyle kalın kaşlı, göbekli 13-14 yaşlarında 13-14 yıllık çırak o. Daha kundakta koymuşlar Osman abinin oraya. Bizim bakkal durur mu? İçeri almış, 53-54 yaşlarında. Bekar adam ne bilsin. Raftan indirmiş sütleri, veriştirmiş kundaktaki Turbo’ya. Şimdilerde bira göbeği misali “Süt göbeği” bundaki. Sağolsun üst kattaki müzmin bekar Sebahat abla yetişmiş imdada. Geçinemez Osman abiyle, her gün sataşmalarıyla inlenir mahalle. Yıllarca bu çırak Turbo sayesinde katlanmışlar birbirlerine. Sözlükte ikinci anlam biz de “kardeşlik”ten öte; bkz: “Derileri sermek için iki kazık arasına uzatılan direk.”

Düşün işte, bizim Turbo öyle bir çocuk.

Şimdi biraz soluklan, burada bir dur. Berber Ahmet’i es geçme. Yıllarını vermiş bu işe, onunki bizim Turbo gibi çıraklıktan gelme değil. Okulunu okumuş, almadığı belge kalmamış. Oturdun mu dev aynasının karşısına dükkanı şöyle bir süzesin gelir heyecanla. “Yine mi kaktüs Ahmet abi?” sorusu çıkacak zamanla dudaklarından. Bizimki meraklıdır bunu duymaya. Anlatacak adam arar dakikalarca. “Öyle deme evlat, öyle deme” diye girer konuya. Sonrası iyilik sağlık. Benden duymuş olma.

Şimdi sıra yokuş aşağı. Murat’a dikkat et, fırlamanın ayarı yok. Rüzgara kapılmayı ondan öğrendik. Hızını alamazsan ya çöp tenekesine ya da Asuman’a çarparsın. Asuman?.. Yak sigaraları yak, yak. Mahalleyi bırak, gök kubbe böyle çarpılma görmemiştir. Bulutlar şimşek çakmaya, güneş doğmaya utanır hale geldi. Öyle güzel, öyle afilli şerefsizim. Bir keresinde bununla göz göze gelmiş bulundum, Cemil Meriç misali kör oldum kör. Adam okumaktan, ben bakmaktan. Hani uzansam uçurum, dokunsam ateş. Bir dağ yanıyordu sanki… Yokuş aşağı dikenli güllerin arasından geçiyorum.

“Murat” dedim. Baktı bizimki bisikletinin aynasından.

“He abi?” dedi.

“Durdur oğlum, tükür beni burda.”

Dedim ya, fırlamanın ayarı yok. Aniden kökledi frene. Arka lastikten taşlı yolun tozu dumanı kendini gösterdi. Savruldum biraz, duman öksürttü haliyle. “Öhhö öhhöö!”

“Ne oldu abi?” dedi Murat.

-“Savrulduk oğlum”

-“Eee Asuman bu abi”

Doğru ya. Asuman bu. Yeri gelir savrulursun, yeri gelir dumana boğulursun. Öksürtür, ciğerlerin ağzından çıkacak gibi hissedersin. Yokuş aşağı indiğin yolda o dikenli güllerin acısını da tadarsın, aynı güllerin tarif edilemeyen huzura boğan kokusunu da. Hayat sadece bizim mahallede mi böyledir bilmem, hayat Asuman’da güzel.

Devam edecek…