Mahalle – Bölüm 4

Bilen bilir, bizim buralara “korku” adına henüz bir rüzgar uğramamıştır. Böylesi başıma belki de ilk kez gelmişti. Hava yağmurlu olmasına yağmurluydu tamam; ama bu rüzgar şimdi nereden çıkmıştı? Öyle bir esti öyle bir esti.. Arkamı döndüğüm an yüzüm parçalanacak gibi olmuştu.

Asuman…

Mümkün mü delirmemek? Ulan diyorum, oğlum sakin ol. O elini titretmeyi bırak, o ciğerinin dudaklarına yaklaşmasına engel ol. Heyecandan kalp krizi geçirip ölsek, anlat dur mahalleliye. Ne oldu? Asuman’ı gördü, öldü. Haydaaaa.

-“Sana sordum, hey!”

Bu Asuman’la ilk konuşmamızdı. Bilsem, daha hazırlıklı gelirdim. Karşısında dut yemiş bülbüle dönmüştüm. Yağmurun şiddetiyle saçım başım dağılmıştı. Elimle soldan sağa doğru hızlıca saçımı düzeltmeye çalıştım. Kendimi toparladıktan sonra, gayet ciddi bir tavırla;

“İçeri geç Asuman, senlik bir durum yok.”

Bizimki altta kalır mı? Birden çıkıştı.

-“Bana bak oğlum, senin delikanlılığın buraya kadar. Benim ne senin korumana, ne de başkasının sahiplenmesine ihtiyacım var. Anamın karnındayken siz mi vardınız lan?” 

Kafamda ilk konuşmamızı böyle hayal etmemiştim. Üzüldüm, kırıldım ama bir yandan da hoşuma gitmişti. Güçlü kadın.

-“Asuman, sen beni yanlış…”

-“Eeeh! Uzatma lan işte, bas git evine.”

Asuman döndü arkasını uzun, cumbalı evinin kapısını ciğerime ciğerime doğru kapattı. İçimden diyorum, ulan oğlum ben gitmesine giderim de, Rıfat? Bu it gelirse ne olacak? Saatlerdir boşuna mı dikildik buraya. Başımı yukarı kaldırdım, Asuman’ın ışıkları sönmüş, perde çekili. İki tur volta attım. Her geçen dakika hava buz kesiliyordu. Canına yandığımın yağmuru daha da hızlanıyordu. Az ileride bizim Fiko’nun deliği var. Bu akıl yoksunu tepesi atınca oraya gidip kafasını dağıtıyordu. En azından üstü kapalıydı ve Asuman’ın evi görüyordu. Oraya doğru yöneldim, bir müddet dinlenmek iyi gelecekti. Daha deliğe yaklaşır yaklaşmaz bok, bali kokuları burnuma gelmeye başlamıştı. Belli, Fiko’nun yokluğunda tinerci tayfa burayı mesken tutmuş. Oturdum bi’ gazete kağıdına. Gözüm sokağın başında, aklım Asuman’da. Mahalle bir anda inledi.

-“Abi yanıyoruz abiii!”

Ne olduğunu anlamamıştım. Hemen ayağa kalktım, köşeden bizim domdom Turbo gözüktü. Kan ter içinde kalmış, bana doğru koşuyordu. Durumun ciddiyetinin farkına vardım. Turbo yaklaştıkça içimden hesap kitap yapıyordum. Bu telaşın sebebi ne olabilirdi? İyice yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı… Artık göz göz geldik. Hızını alamadı, tuttum bunu, sirkeledim.

-“Dur lan, dur! Sakin ol. N’oldu oğlum?”

Bizimki elini dizlerine koydu, öne doğru eğildi. Nefes nefese;

-“Abi yandık, yetiş. İçerde abi, içerde!”

-“Lan kim içerde? Neresi yanıyor?!”

-“Abi bizim bakkal, Fiko içerde abi, Fiko içerde! Rıfat’ın adamları ateşe verdi abi mahalleyi, abi yetiş!”

Bir anda kalakaldım. Kulaklarımda Rıfat’ın metrise giderken böğürdüğü kelamı çınladı.

“Ben yandım, siz de yanacaksınız lan! Başınıza yıkacağım bu mahalleyi.”

Turbo dükkana doğru koşmaya başladı. Peşine takıldım, köşeyi döner dönmez bakkal Osman abinin çığlıklarını duydum. Yıllarca raftan süt indiren adam, Sebahat ablanın daireye çıkarak bir kova su alıp yangını söndürmeye çalışıyordu. Gözlerindeki acıyı anlatamam. Sanki kendisi cayır cayır yanıyordu. Gecenin karanlığı yangın alevleriyle adeta gündüze dönmüştü. Koştum yanına, beni gördü.

-“Oğlum yardım et, Fiko içerde”

Aklım yerine geldi. Osman abiyi durdurdum.

-“Dök abi kovayı üstüme!”

-“Evlat saçmalama.”

-“Abi dök dedim kovayı üstüme, dök!”

Osman abi buz gibiyi suyu üstüme boşalttı. Yağmur suyuyla karışık, sırılsıklam olmuştum. İçeri daldım.

-“Fikoooo! Fikoooooo!”

Gözüm dönmüştü. Bakkal yerle bir olmuş. Alevler içinde Fiko’yu arıyordum. Depo tarafından bi’ ses geldi. İçim nasıl soğudu anlatamam. Bir gram sıcaklık hissetmiyordum. Yangın yeri, kışa dönmüştü.

-“İmdaaaat!”

Fikoydu bu. Sese doğru koştum. Üstü başı, yüzü simsiyah olmuş. Ağlayarak çaresizce bağırıyordu.

“-Geldim oğlum, geldim. Çıkacağız burdan rahat ol.”

-“Abi fotoğraf, fotoğraf yanacak abi.”

-“Lan siktirme fotoğrafını şimdi.”

Kucakladım Fikoyu, dışarı doğru koşmaya başladık, düşe kalka. Her adımda ağlayarak yalvarırcasına bağırıyordu Fiko.

“-Abi fotoğraf yandı, bitti abi, her şey bitti.”

Bakkaldan çıkabilmiştik. Herkes Fiko’ya sarılmaya başladı. Kim bilir, mahallenin en masum, en günahsız insanıydı büyük ihtimalle. Bir yandan mahalleli yangını söndürmeye çalışıyordu. Bizimkinin canı umurunda değil. Osman abiye serzenişe başladı bu sefer.

-“Osman abi gitti fotoğraf, ne yapacağız abi şimdi?”

Osman abi Fiko’yu sustururcasına. Biraz da ürkerek;

-“Sus oğlum, duyacak şimdi.”

Durumdan iyice işkillenmeye başlamıştım. Soktumun fotoğrafı bir candan daha mühim olacak kadar ne denli ciddi olabilirdi. Yanlarına doğru yaklaştım. Fikoyu azarlayarak;

-“Nedir lan senin bu fotoğraf derdin?”

Osman abiyle göz göze geldiler. Fiko bir şey söyleyecek belli, Osman abi bakışlarıyla sus işareti yaptı. Fiko bir bana bir Osman abiye baktı.

“Yok bir şey abi” dedi, ağlaya ağlaya koşmaya başladı. Peşi sıra bağırdım.

-“Fiko!”

Osman abi omzuma eliyle iki kere dokundu.

-“Boşver evlat sen şimdi fotoğraf falan. Fiko şoka girmiş belli. Ne dediğini bilmiyor. Hadi git sen artık, hasta olacaksın. Kurulan, dinlen.”

Gözüm Fiko’nun ardındaydı. Biraz sustum, Osman abiye baktım. Bakkaldan geriye küller kalmıştı. Adamın derdi büyüktü, konuyu pek büyütmek istemedim.

-“Tamam abi, bir ihtiyaç olursa tamirhanedeyim. Sabaha bakkalı elden geçirelim. Üzülme yoluna girecek her şey. Zararını kapatacağız elbet.”

Yoluma koyuldum. Yangın işinde Ferhat’ın parmağı vardı. Adım gibi emindim. Bekir? Bu hıyar ne Asuman’ın kapıya adam koydu, ne de yangında gözükmedi. Ulan mahallede kuş uçarken Bekir’den izin alır. Bir gariplik var, var orası kesin. Başım öne eğik, ellerim ceplerimde taşlı yoldaki taşları tek tek sayarak yürüyordum. Zaten iki gram aklımız var, düşünmekten iyice helak olmuştum. Bir, iki, üç, dört ve beş ve altı… Yolun seyri sağa doğru akmaya başladı, anlaki tamirhaneye yaklaştın oğlum. Gözümden uyku akıyordu. (sık dişini biraz) İki gölge belirdi, adımlarımı yavaşlattım. Konuşma sesleri ben yaklaştıkça kulaklarımda netleşmeye başlıyordu. Sırtımı köşeyi dönmeden önceki son evin duvarına dayadım. Başım sağa doğru yatık, kulağım dik şekilde konuşulanları anlamaya çalışıyordum. Bu saatte hayra alamet bir karanlık değil bu. Bakışlarımı gölgelerin inceldiği yere doğru çevirmeye başladım. Göz kapaklarımı kırpıştırarak odaklandım.

Ve ordaydı… Ferhat piçi oradaydı! Kanım çekilmeye başladı. Yumruklarımı sıktım, saldırmak için uygun zamanı kolluyordum. Bu it hararetli bir şekilde biriyle konuşuyordu. Gözüm belirleyemedi onu. Bizim iki deli hırsımız yüzünden masumların canını yakmak istemiyordum. Bir müddet ayrılmalarını bekledim. Kafamdan Ferhat’ı nasıl indireceğimin planlarını yapıyordum. Bir nefes kadar yakındık artık. Bu gece bu işi bitirirsem sabaha kimsenin ruhu duymaz, kim vurduya giderdi köpek.

Konuşmaları uzadıkça sabırsızlanıyordum. Ferhat cebinden bir şeyler çıkardı. Silüetini gördüğüm adam doğru uzattı. Tokalaştılar, aha dedim zaman geldi, ayrılıyorlar. Sırtımı duvardan ayırdım. Hızlı adımlarla yaklaşmaya başladım. Geri dönüşü yoktu. İkisi de birbirinin ters yöne doğru yürümeye başladı. Ben daha da hızlandım. Ferhat bir şey söylemeyi unutmuşçasına arkasını döndü, silüete doğru bağırarak;

“Huoop!” 

Bu ses bu mahallede sadece bir kişiden çıkar.

Devam edecek…

Mahalle 3. Bölüm için: http://denizhankocdemir.com/mahalle-bolum-3/