Mahalle – Bölüm 2

“Abi uyan abi!”
Yastığın soğuk kenarından başımı kaldıracak yüzüm yoktu. Mahalleli bilir, başını koyduğun anda o yastığın rahat olabilmesi için önce içine tükürdüğümün vicdanı rahat olacak. Bizde ne vicdan ne yastık oldu bu zamana kadar. Sol yanıma doğru elim yüzümde doğruldum.
– “Saat kaç?”
– “Kaç olsun abi?” dedi Fiko.
Göz göze geldik o an, iyi tanırım Fiko’yu. Ağzımdan çıkacak cevaba göre yüz hatları şeklini alacaktı. Terslesem bütün günü zehir, gülümsesem bütün günü ihya geçecekti. İstifimi bozmadım.
– “Çay getir bana”
Hızlı adımlarla odanın kapısından çıktı, sanki hayatında ilk defa bir iş görevi üstlenmiş, omuzlarına sorumluluk yükünü heyecanla almıştı. Evin ahşap zemini Fiko’nun ayak sesleriyle inledi. Sigara yaktım, öncesinde Asuman’ın kokusu sonrasında sigaranın dumanı ciğerlerime dolmuştu. Rutindir, bedenine o 6 saniyelik rüya işleyecek. İster kaderin oyunu de buna, istersen bilinçaltımın en güzel armağanı.
– “Buyur abi”
Elinde çay bardağı zangır zangır titriyor bizimki.
– “Otur” dedim Fiko’ya.
– “2 olsun Fiko” dedim. Fiko sırıtarak;
– “Ohoo saat 2’yi çoktan geçti abi.”
– “Saat değil lan, şeker 2 tane olsun.” dedim.
Bu bir durdu, yüzü düştü hemen. Yanı başındaki sehpadan iki şeker aldı, koydu çayın içine. Oturdu yanıma. Karıştırdı, karıştırdı, karıştırdı… Sessizlik oldu biraz, sadece “şıngır şıngır” çay karıştırma sesi hakim. Bu daldı, ben daldım. Sigaranın külü dibine kadar uzadı artık. Sessizlik.
– “Abi uyan!” diyerek silkeledi Fiko.
Baktım buna, koltuktan kalktım. Ceketimi üstüme giydim, tam evin kapısından çıkacakken bu bağırdı içerden;
– “Abi saat 2’yi 5 geçiyor.” çıktım sokağa.
Gelelim soranlara.
Hayat getirdiğini götürdükçe büyüdüm. Öncesinde bey baya, sonrasında valide hanım. Peder hakkında tek bilgim Berber Ahmet’in kaktüslerinin arasında bizimkinin vesikalık fotoğrafı oluşu. Böyle çerçeveli, siyah beyaz en afillisinden. Valideyi konuşmam, konuşturmam. Bizim Turbo’yu bu yüzden diğer çocuklara göre bir gömlek daha çok severim. Benzer hikayemiz; fakat benim ne Bakkal Osman abim, ne de müzmin bekar Sebahat ablam vardı. Derler ya, kendi yağımızda kavrulduk. Mahallenin asayişi şimdilik bizde. Şimdilik diyorum; “5 dakikada değişir bütün işler.” Ne Fiko şekerin 2, ne ben saatin 2’yi 5 geçtiğini bilirdim. Sordum, sordu.
Asuman’a soramadım.
Kendime sorduğum hiçbir şeyi Asuman’a soramadım. Yol boyu yürüdüm, önceleri bellidir de sonrasında kaybeder oluruz yolumuzu. Her sokak, her bina, farklı gelmeye başlar bir müddet sonra. Keramettin abi var, bizim midyeci. Bir istersin beş verir, beş istersin on verir. Işıkların hemen altında, mahallenin köşe başı abisi. Her yanına gittiğimde “sizin iş zor ha!” diyerek konuya girer. “Abi kaç oldu, sayamadım. Hak geçmesin.” dediğimde “Gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun olum, ye.” diye karşılık verir. Mahallenin pusulası gibi bir şeydir o. Sırtını Keramettin abiye verip çaprazından düz devam ettiğin zaman bizim tamirhaneye çıkarsın. Oto tamirhanesine. Nasıl olur bilemiyorum, her sabah beni Fiko uyandırır, ve nasıl oluyorsa her seferinde de benden önce açar ocağı. Baktım, bizimki yine tamirhanede.
“Hoşgeldin abi” dedi. Ulan dedim içimden, ne ara geldin sen buraya edasıyla… Tebessüm ederek;
– “Saat kaç Fiko” dedim.
– “5 geçiyor abi, 5 geçiyor” dedi.
Gülümsedik. Diyorum ya, 5 dakikada değişir bütün işler. Ne sen beni bulursun ne ben Fiko’yu.
Asuman’ı da bulamadım.
Devam edecek…