Mahalle – Bölüm 1

Bizim mahallede adettir. Kolay kolay taksi girmez sokağa. Ya Rıza abinin “Mahalleye…” tabelalı dolmuşuna denk geleceksin ya da “patates” dedikleri sahada top koşturan çocuklara. Sağlamdır bisikletleri, fırlama Murat’a aldırma. Önceleri mırın kırın yapar; bi’ oralete tav olur kerata. “Atla abi, atla” sesini duydun mu, şöyle bir yaslan arkana.

Soldaki ilk ev, fırıncı Sedat abinin. İşi gücü olmaz taşla, sopayla. Hamur gibi adamdır. Nasıl yoğurursan öyle verir ekmeği sana… Sıcaktır, dumanıyla nam salar etrafa. Selamı, sabahı kesme. Günün ilk kelamı onunla.

-“Sedat abi!”

-“Geç lan bu ayakları”

Sağdan devam et… Dar pantolon, ucu yukarıya doğru takılı şapka, düğmeleri göbek deliğine kadar açık gömlek, elde tesbih ve şu sesi unutma: “Huop!” Bekir bu, bakma halet-i tasvirine, iyi çocuktur. O varken balkondan sallanan sepetler boş kalmaz. “Buyur abla” diye girer konuya, “Eyvallah kardeşlik” diye çıkar ucundan. Kardeşlik? Turbo o. Bakkal Osman abinin çırağı Turbo. Böyle kalın kaşlı, göbekli 13-14 yaşlarında 13-14 yıllık çırak o. Daha kundakta koymuşlar Osman abinin oraya. Bizim bakkal durur mu? İçeri almış, 53-54 yaşlarında. Bekar adam ne bilsin. Raftan indirmiş sütleri, veriştirmiş kundaktaki Turbo’ya. Şimdilerde bira göbeği misali “Süt göbeği” bundaki. Sağolsun üst kattaki müzmin bekar Sebahat abla yetişmiş imdada. Geçinemez Osman abiyle, her gün sataşmalarıyla inlenir mahalle. Yıllarca bu çırak Turbo sayesinde katlanmışlar birbirlerine. Sözlükte ikinci anlam biz de “kardeşlik”ten öte; bkz: “Derileri sermek için iki kazık arasına uzatılan direk.”

Düşün işte, bizim Turbo öyle bir çocuk.

Şimdi biraz soluklan, burada bir dur. Berber Ahmet’i es geçme. Yıllarını vermiş bu işe, onunki bizim Turbo gibi çıraklıktan gelme değil. Okulunu okumuş, almadığı belge kalmamış. Oturdun mu dev aynasının karşısına dükkanı şöyle bir süzesin gelir heyecanla. “Yine mi kaktüs Ahmet abi?” sorusu çıkacak zamanla dudaklarından. Bizimki meraklıdır bunu duymaya. Anlatacak adam arar dakikalarca. “Öyle deme evlat, öyle deme” diye girer konuya. Sonrası iyilik sağlık. Benden duymuş olma.

Şimdi sıra yokuş aşağı. Murat’a dikkat et, fırlamanın ayarı yok. Rüzgara kapılmayı ondan öğrendik. Hızını alamazsan ya çöp tenekesine ya da Asuman’a çarparsın. Asuman?.. Yak sigaraları yak, yak. Mahalleyi bırak, gök kubbe böyle çarpılma görmemiştir. Bulutlar şimşek çakmaya, güneş doğmaya utanır hale geldi. Öyle güzel, öyle afilli şerefsizim. Bir keresinde bununla göz göze gelmiş bulundum, Cemil Meriç misali kör oldum kör. Adam okumaktan, ben bakmaktan. Hani uzansam uçurum, dokunsam ateş. Bir dağ yanıyordu sanki… Yokuş aşağı dikenli güllerin arasından geçiyorum.

“Murat” dedim. Baktı bizimki bisikletinin aynasından.

“He abi?” dedi.

“Durdur oğlum, tükür beni burda.”

Dedim ya, fırlamanın ayarı yok. Aniden kökledi frene. Arka lastikten taşlı yolun tozu dumanı kendini gösterdi. Savruldum biraz, duman öksürttü haliyle. “Öhhö öhhöö!”

“Ne oldu abi?” dedi Murat.

-“Savrulduk oğlum”

-“Eee Asuman bu abi”

Doğru ya. Asuman bu. Yeri gelir savrulursun, yeri gelir dumana boğulursun. Öksürtür, ciğerlerin ağzından çıkacak gibi hissedersin. Yokuş aşağı indiğin yolda o dikenli güllerin acısını da tadarsın, aynı güllerin tarif edilemeyen huzura boğan kokusunu da. Hayat sadece bizim mahallede mi böyledir bilmem, hayat Asuman’da güzel.

Devam edecek…